Çumranın Sesi

Çumranın Sesi

15 Haziran 2024 Cumartesi
MHP lideri Devlet Bahçeli: “Kur'an yakan kendini yakmıştır”
Kategori : GÜNDEM
04 Temmuz 2023 13:36
 
MHP lideri Devlet Bahçeli: “Kur'an yakan kendini yakmıştır”

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İsveç'te Kurban Bayramı'nda cami önünde Kur'an-ı Kerim yakılmasına sert tepki gösterdi. Bahçeli, ''Kur'an yakmak düşünce özgürlüğü ile ifade edilemez. Kur'an yakan kendini yakmıştır.'' dedi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM'deki grup toplantısında açıklamalarda bulunuyor. İsveç'teki Kur'anı Kerim provokasyonuna tepki gösteren Bahçeli "Sistematik şekilde ilerletilen islamofobi insani şartlarla bağdaşmadığı gibi insanlığı tehdit etmektedir. Her yönüyle kuşku vericidir. İnanç ve ifade özgürlüğü olarak değerlendirilemez." dedi.

Devlet Bahçeli'nin TBMM Grup Toplantısı'ndaki konuşmasından satır başları şu şekilde:

Değerli Milletvekilleri Saygıdeğer Misafirler, Basınımızın Değerli Temsilcileri, Bir haftalık aradan sonra tekrar toplanan Meclis Grubumuzun açılış konuşması münasebetiyle yüksek heyetinizi hürmet ve muhabbetle selamlıyorum. Yurt içinde ve yurt dışında, televizyon ekranlarından, sosyal medya platformlarından, radyo kanallarından toplantımızı takip eden aziz vatandaşlarımıza, gönül ve kültür coğrafyalarımızda yaşayan değerli kardeşlerimize en kalbi selamlarımı iletiyorum. Geride kalan hafta içinde Mübarek Kurban Bayramının manevi güzellik ve görkemiyle müşerref olmanın yanı sıra, kardeşliğin, kaynaşmanın ve kucaklaşmanın lezzetiyle gönüllerimizi mükâfatlandırdık.

MHP LİDERİ DEVLET BAHÇELİ KURBAN BAYRAMI MESAJI: BİR YANDA KURBAN KESERKEN, DİĞER YANDA KÖTÜLÜĞÜ DE KESMEK LAZIMDIR

İmkânlar elverdiği ölçüde, kurban ibadetimizi ifa etmekle birlikte vatanın her köşesinde bayramlaşmanın sevincini yaşadık. Dayanışma ve yardımlaşmanın feragatiyle, fedakârlığıyla, fazilet ve ferasetiyle bir olduk, diri olduk, hep birlikte Türkiye ve Türk milleti olmanın nefaset ve zarafetiyle dolup taştık. Dini bayramlarımız Türk-İslam medeniyetine canlılık ve çekim kazandıran; barışı, huzuru ve gönül almayı vaaz eden maneviyat vadisi, mahviyet vahasıdır. İtikadımıza göre insanın dünyadaki başlıca amacı, Allah’a samimiyetle bağlanmak ve iyilik yapmaktır. Peygamber Efendimizin, “Bir kimse kardeşine yardım ettiği müddetçe Allah da ona yardım eder” sözü bizleri sürekli ve sürdürülebilir bir dayanışma ahlakına teşvik etmektedir. Kurban Bayramı’nın zamanlar üstü mesaj ve muhtevası da bu ahlak güzelliğinin tecellisinde mahfuzdur. Müslüman Türk milleti paylaşma ve yardımlaşmayı Efendimize sadakatin, tevhit ve vahdet ilkelerine bağlılığın bir vecibesi kabul etmektedir. Tarih, kültür ve medeniyet mirasımızın bizlere yüklediği misyon kimsesizlere kol kanat germek; gariplerin, yetimlerin, muhtaçların ve mazlumların can beraberi olmaktır. Bunu başardığımız ölçüde madde ile mana; madde ile ruh; insan ile cemiyet arasında sağlam ve sağlıklı bir denge kurulabilecektir. Kurban ibadeti, Allah rızasını kazanmanın, Allah’a yaklaşma gayesinin adanmış bir kalple yerine getirme çabasıdır. Bir yanda kurban keserken, diğer yanda kötülüğü de kesmek lazımdır. Bir yanda kurban keserken, diğer yanda fitneyi, firavunluğu, fitçi azgınlığı da boğazlamak kaçınılmaz bir zorunluluktur. Huzurlu insan, müreffeh toplum, muasır devlet, mutlu millet hedefine ulaşmak için evvelemirde manevi toparlanma elbet mecburiyettir.

Her okunduğunda farklı bir anlam tadını zihnimizin damağında bırakan bir kitabın aynı yüzündeki iki sahifesi gibi tek ruh olursak; geceyi takip edip tamamlayan bir gündüz fecriyle birbirimizin yolunu yılmadan aydınlatırsak kuşkusuz önümüze çıkan her engeli de kolaylıkla aşabiliriz. Niyazım odur ki, her günümüz bayramın mehabet ve muhabbetine benzer şekilde geçsin.

Siz değerli milletvekili arkadaşlarım ve toplantımıza teşrif eden muhterem misafirler başta olmak üzere, aziz milletimizin, Türk-İslam coğrafyalarında yaşayan değerli kardeşlerimin Mübarek Kurban Bayramını bir kez daha kutluyorum. Bayram tatili süresince meydana gelen trafik kazalarında hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, tedavi gören vatandaşlarımıza da şifalar diliyorum. Hac Farizasını tamamlayıp dönüş yoluna koyulan vatandaşlarımızın sağlıcakla gelmelerini, haç ibadetlerinin kabul ve makbul olmasını temenni ediyorum.

Aziz Dava Arkadaşlarım, Merhum Hocamız Prof.Dr. Osman Turan, “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi” isimli muhteşem eserinde aynen şunları yazmıştı:

“İslamiyet, beşeriyeti dalaletten kurtarmak ve hidayete eriştirmek davası ile zuhur etmiş; kendine mahsus bir dünya sulhu be nizamını da birlikte getirmiş ve bu suretle yeni bir cihan hakimiyeti mefkûresi başlamıştı.”

Bu düşüncelerinin devamında bir başka söylediği de şuydu:

“Hıristiyanların kendi davaları için Haçlı seferlerine mukabil İslam’ın cihadı farz kılması da onun dünya görüşünü gerçekleştirmek gayesine matuf idi.”

BATI’DA MÜSLÜMAN DENİLDİĞİNDE AKLA İLK GELEN TÜRKLER OLMUŞTUR

Burada bir parantez açıp cihadın ana fikri üzerinde durmamız sanıyorum kafalarda biriken bazı soru işaretlerini de giderecektir. İslamiyet cihadı emrederken haksız bir savaşı desteklemekten bütünüyle uzaktır. Yani beka düzeyinde bir tehdit ve tecavüz olmadıkça cihada kuşkusuz ruhsat yoktur. Dokuz asır boyunca Doğu ile Batı arasındaki diyalog ve ilişkilerin boyutunu dini ve kültürel değerler tayin etmiş, çatışmaların ve kutuplaşmaların ekseni bu kapsamda şekillenmiştir. Batı’da Müslüman denildiğinde akla ilk gelen Türkler olmuştur. Çünkü Türk milleti İslamiyet’in mukaddes emanetlerini soylu mizacıyla her zaman muhafaza, ihtiyaç hasıl olduğunda da canı ve kanı pahasına müdafaa etmesini bilmiştir. Bu itibarla cihana vurulan Türk mührü dile gelse duyulacak çığlık kadar hür olan hakikat şudur: “Allah tektir, ordusu da Türk’tür.”

KUR’AN-I KERİM BİR KAĞIT PARÇASI DEĞİL, ALLAH’IN YERYÜZÜNE İNDİRİLMİŞ NURUDUR

Sistematik ve simetrik şekilde ilerletilen, bir bakıma hastalık derecesine evrilen İslamofibi bir defa inanç haklarıyla, insani ve vicdani ölçülerle bağdaşmadığı gibi beşeriyetin huzur ve güvenlik arayışlarını da korkutucu oranda tehdit etmektedir. Kurban Bayramının birinci günü İsveç’in başkenti Stockholm’de bir cami önünde Kur’an-ı Kerim yakılması, bu vandallığın himaye edilmesi hem inancımıza hakaret hem de insanlık değerlerine hıyanettir. Kur’an okumak ilahi bir nasip ve nimet, yakmak ise namertlik ve soysuzluktur. Bu nefret suçu mahiyetindeki provokasyonu Irak asıllı malum meczubun tek başına planlayıp hayata geçirmesini düşünmek pek tabii hayatın ve hadiselerin olağan akışına bütünüyle aykırıdır. İsveç’in NATO’ya katılım müzakerelerinin yapıldığı, 11-12 Temmuz 2023 tarihlerinde Litvanya’nın başkenti Vilnius’da NATO Zirvesinin toplanmasıyla ilgili sıcak gelişmelerin olduğu bir dönemde vuku bulan alçak eylem her yönüyle kuşku vericidir. Kur’an-ı yakmak ifade ve düşünce özgürlüğü olarak değerlendirilemez. Barbarlığın özgürlüğü olamaz. Özgürlük başkasına zarar vermeyen bir şeyi yapma hakkıdır. Şunu ikazla hatırlatırım ki, Kur’an-ı Kerim bir kağıt parçası değil, Allah’ın yeryüzüne indirilmiş nuru, akıl sahibi inananların düşünmeleri, anlamaları ve ders almaları için lütfedilmiş saadet, selamet, hidayet ve hikmet surudur.

KUR’AN YAKAN KENDİNİ YAKMIŞTIR

Tüm dünya ateşe verilse bile yüce kitabımızın kelam ve manasıyla tutuşması, ilahi hükümlerin yanıp kül olması asla ve kat’a mümkün değildir. Kur’an yakan kendini yakmıştır. Kur’an yakan ta cehennemin dibini boylamıştır. Batı karanlıklar içinde çırpınırken, İslamiyet’in saçtığı aydınlık sayesinde ilim ile din, akıl ile iman, madde ile ruh, dünya ile ahiret arasında tam bir ahenk sağlanmış, Kur’an-ı Kerim de en büyük mucize olarak nüzul etmişti.

ÜLKÜ OCAKLARI EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI’MIZIN YİĞİT MENSUPLARINI DA TEBRİK EDİYORUM

Türk milleti her zaman inançlara ve insan haklarına riayet etmiş, saygılı davranmıştı. Tarihin heyecanla titreyen yapraklarını araladığımızda, Göktürk İmparatorluğu ile Bizans İmparatorluğu’nun dönemin ateş-perest Sasani İmparatorluğu’na karşı ittifak kurduğunu, bunun temelinde de ehl-i kitap dinleriyle kurulan yakın alaka ve bağların belirleyici olduğu görülebilecektir. İsveç’te ikide bir hassasiyetlerimizi kanatan, inanç haysiyetimizi kaşıyan ilkellikleri, ifrat ve tefrit noktasını dahi geçmiş tahammülsüzlükleri lanetliyor, Kitabullaha uzanan mundar ellerin günü geldiğinde kırılacağına yürekten inanıyorum. Bu menfur suikasta en tesirli tepkiyi göstermek suretiyle, İsveç Büyükelçiliği’nin önüne siyah çelek koyup Kur’an-ı Kerim tilaveti okuyan ve okutan Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı’mızın yiğit mensuplarını da huzurlarınızda tebrik ediyorum.

MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ BU İNANÇ VE İRADE MUVAFFAKİYETİYLE “İNSANLIĞIN HUZURU PROJESİ”Nİ HAZIRLADI

Değerli Milletvekilleri, İçinde bulunduğumuz, hattı zatında kontrolsüz akışına maruz kalıp kimi zaman sürüklendiğimiz bugünkü çağın kavramsal ve kuramsal temelde tanımlanmasında acul bir gayret gözlemlenirken, aynı zamanda ciddi oranda kargaşa da görülmektedir. Nevzuhur kuralların içine sıkıştırılmış hayat ve siyaset paradigmasıyla, hayatın kaynak yerinden özenle teksif ve temin edilip çıkarılmış kural ve ilkeler parametreleri arasında koyulaşmış bir kutuplaşma devamlı sahne almaktadır. Bundan mülhem sosyal ve siyasal çelişkiler gittikçe derinleşmektedir. Karşımızda yüzü asılmış çarpık ve solmuş çehreli bir resim gibi duran dünya tablosu hiç de iç açıcı değildir. Ekonomik riskler, ırkçı tehlikeler, toplumsal bölünmeler, yabancı düşmanlıkları, medeniyetler arasındaki uçurumlar, asimetrik çatışmalar, jeopolitik gerilimler, su ve enerji havzalarına yığılan hesaplaşmalar, etnik ve mezhebi ayrımcılıklar, eko-sistemdeki tahribatlar, insani dramlar, ağırlaşan göç ve göçmen sorunları, sosyal karşılığı olmayan teknolojik genleşmeler, yeni bir dünya vasatının zoraki doğum sancıları beşeriyetin hayat serüvenini huzursuzluğun rotasına sabitlemiş durumdadır. Bize göre her insanın arayış ve arzusu huzurdur. Yine bize göre beşeriyetin bir huzur çağına ihtiyacı vardır. Milliyetçi Hareket Partisi bu inanç ve irade muvaffakiyetiyle “İnsanlığın Huzuru Projesi”ni hazırlamış, çağımızın ve esasen yeni bir Türk asrının vizyon çağrısı olarak sadece Türk insanıyla değil, tüm insanlıkla paylaşma duyarlılığı göstermiştir. Huzur; açlık veya toklukla, varlık veya yoklukla, eksik veya fazlalıkla izah edilemeyecek fenomen bir kavram olup insanın iç alemi ile dış alemi arasındaki kararlı ve tutarlı denge noktasını işaret etmektedir. Huzur, insanın manevi bir bütün halinde kendisi olması, kendi kendisini ve çevresini tanımakla beraber vicdan sesini duymasıdır.

“BİZİM İÇİN HER ŞEYİN ÖLÇÜSÜ İNSANDIR”

Hz.Mevlana, adaleti ağaca su vermek, zulmü ise dikeni sulamak kabilinden açıklarken, bizim anlayışımıza göre huzur dikeni sularken bile rahmet pınarının akacağını düşünüp her şeyi hayra yormaktır. Bu tefekkür hüneri sorumsuz ve şuursuz bir iyimserlik hali değildir. Kültür ve medeniyet damarlarımızın bağlantı noktaları tarihi varoluş haklarımızla eklemlenmiş, bu vesileyle mazinin bağrına kazıdığımız her iz ve eser, gök kubbede hoş bir sedayla yankılanan her söz ve dilek adalet, huzur ve hoşgörüyle bezenmiştir. Bizim için her şeyin ölçüsü insandır. İnsan olmadan, insanlık değerleri ayakta kalmadan fikir ve düşünce kalıpları boş bir küme, hedef ve hülyalar boşu boşuna bir emek ve kürek çekmektir. Bugün dünya genelinde yaklaşık 8 milyar insan yaşamaktadır. Bu aynı zamanda 8 milyar ayrı dünyanın varlığı demektir. Huzur çağının öznesi insandır. Meramımızı meşhur bir darbı meselle ifade edersek, evvel refik, badel tarik, yani öncelikle yol arkadaşı, sonra yol gelecektir ve gelmelidir. Bizim özellikle insanlığı bilen, insani hasletlere sahip olmayı başarmış, insanlığın değer ve onuruyla mündemiç her insanımıza gönlümüz de, kapımız da, sevgi ve müşfik dolu kucağımız da sonuna kadar açıktır.

İnsanı ihmal edersek, insanlığı geri plana itersek, şablon ezberlere, beylik sözlere takılıp orman yerine ağaca, insan yerine somut karşılığı olamayan ahkam kesmelere odaklanırsak aldanmak ve sahteliklere boyun eğmek mukadder olacaktır.

“GÜZEL SÖYLENMİŞ YALANLARA KANACAK YOKTUR”

Bir dava insanı her şeyden önce insandır. İnsan olan haklı davasıyla mutlaka aynı potada buluşacaktır. Ayakları meçhule basıp başı müpheme yükselen, adem ve alemle anlaşmazlık içinde yürüyen butik siyasetçi ve sözde düşünce insanlarına bizim hiç ihtiyacımız yoktur. Her şeye gerçekçi bakan, dürüstlüğü ve vefası adam gibi olan, hayatın zorlu yokuşlarını tıpkı bir dağa tırmanır gibi tırmanan, yaptığını bilen, bildiğini yapan; olduğu gibi görünüp göründüğü gibi davranan, söylediğine sahip çıkan, sahip çıktığını da şakır şakır söyleyen gönül ve sevda neferi tertemiz yürekli insanlarla yolumuz da, yönümüz de, yurdumuz da birdir ve aynıdır. Güzel söylenmiş yalanlara kanacak yoktur. Üstü başı düzgün rezaletlere itibar edecek yoktur. Süslü laflarla tuzaklanmış iftira ve ithamlara ikna olacak hiç kimse de yoktur. İnsandan başlayarak siyasal ve toplumsal hayata varıncaya kadar Türk ve Türkiye Yüzyılı hedefleri çerçevesinde tazelenmeye, yenilenmeye, başkalaşmadan değişime geldiğimiz bu aşamada stratejik bir ihtiyaç olduğu açıktır. Bilhassa demokratik ve siyasal normalleşme dinamiklerinin müessir derecede tedarik ve tezahürü amacıyla siyasi partilerin durum muhasebesi yaparak mevcut fikri pozisyon ve programlarını gözden geçirmeleri, nerede durduklarını, insana, millete ve dünyaya hangi zaviyeden baktıklarını teyit, gerekirse tadil etmelerinde yarar vardır.

 

2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunun 4’ncü maddesi, “Siyasi Partilerin Vazgeçilmezliği ve Niteliği” üzerine amir hükümdür. Nitekim siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Bununla birlikte siyasi partilerin kuruluşu, organlarının seçimi, işleyişi, faaliyetleri ve kararları Anayasada nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamayacaktır. Anayasa’nın 69’ncu maddesi de siyasi partilerin uyması gereken esasları içermektedir. Anayasa’nın 68’nci maddesinin 4’ncü fıkrasındaki vurgu ise çok nettir:

Buna göre,

“Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

Anayasa’nın 69’ncu maddesinde de, bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68’nci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararının verileceği bariz olarak ifade edilmiştir.

Buradan çıkardığımız sonuç şudur:

Türk siyasetinde faal halde bulunan her partinin birincil kaynağı Türk milleti, aidiyeti de Türkiye’dir. Demem odur ki, her parti Türkiye partisi olmak mecburiyetindedir. Suç ve suçluyu övmek, ihanete ve melanete çanak tutmak siyasetin değil doğrudan doğruya hukukun konusudur.

MEHMETLERİMİZE KURŞUN SIKAN HAİNLERİ ARKALAMAK SUÇTUR

Genel merkezi Ankara’da olup, genel emri yabancı başkentlerden alan bir partinin demokrasiye, millete ve insana şerefli hizmetinden bahsedilemeyecektir. Milletin hak ve çıkarlarını gözetmeyen, devletin egemenlik ve hükümranlık iradesini savunmayan, düşmana ganimet olmaktan utanmayan, terör örgütlerinin ve küresel emperyalizmin kullanıma girmekten gocunmayan siyasi partilere demokraside yer olmamalıdır. Ülke sınırları çerçevesinde milli ve manevi ortak paydada buluşmak her partinin seçimlik bir hakkı değil, siyasi namus görevidir. Hem milli iradeye dayanıp hem milli iradeyi yıkmayı amaçlamak; hem hazineden para yardımı alıp hem de aldığı parayı düşmana havale etmek siyasi ve hukuki şeref kaybıdır. Bu kapsamda siyasi partiler Anayasa ve kanunlara uygun faaliyet göstermek zorundadır. Mehmetlerimize kurşun sıkan hainleri arkalamak suçtur. Ölen teröristlere taziyeler yayımlamak suçtur.

MERDAN YANARDAĞ’A TEPKİ

Bir televizyon kanalında bebek katilini övmek, çok kitap okuduğundan bahisle filozof mertebesine çıkarmak, bununla yetinmeyip hak gaspına uğradığını iddia etmek suçtur, bu suça montaj diyerek destek çıkmak katmerli suçtur. Siyasi partilerin kuruluş, program, faaliyet ve hedefleri Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesiyle, Anayasa’nın ilk maddesiyle çelişemez,  çatışamaz, ters düşemez.

“ADALET VE HUKUK DEMEK DEVLET DEMEKTİR. DEVLET GİDERSE VATAN GİTMİŞ OLACAKTIR”

Tam tersi fiiller Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının sahasına ve müteakiben de Anayasa Mahkemesi’nin görev alanına girecektir. Anayasa Mahkemesi Kandil’in düzmece mahkemesi, zilletin arka bahçesi değildir, asla da olamayacaktır. Eğer adalet suçluyu aklama gayesi güderse, eğer adalet ihaneti biberonla beslerse orada adalet batmış demektir. Adalet ve hukuk demek devlet demektir. Devlet giderse vatan gitmiş olacaktır. Bazı mihrakların sinsi, gizli ve potansiyel maksatları da işte budur. Anayasa’nın 6’ncı maddesine göre, hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisini kullanamayacaktır.

ANAYASA MAHKEMESİ PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜ AKLAMA, TEMİZE ÇIKARMA, HUNHAR EYLEMLERİNİ İBRA MAKAMI DEĞİLDİR

Aynı husus siyasi partiler için de geçerlidir. Siyasi kaygı ve gayelerle yanlışa yanlış diyemeyen, doğrunun hakkını telaffuz edemeyen, irtibat ve ilişki ağlarını millete rağmen tayin eden partilerin hukuk devletinin yegane tehdidi haline dönüşecekleri ortadadır. Siyasetlerini insana değil de ihanetin hizmetine koşanların evrensel hukuk kaidelerine sığınarak meşruiyet sağlamaları bile söz konusu değildir.

MESELE VATANDIR, MİLLETTİR, DEVLETTİR, İSTİKLALDİR, İSTİKBALDİR

Ankara başkentimizdir. Dünyayı Türkçe okuma ve kavrama dirayeti öncelikle Türkiye’nin milli ve üniter devlet yapısına riayetle mümkündür. Suça bulaşmakla, suçluyu müdafaa etmekle hiçbir demokratik ve gelişmişlik mevkiine erişilemeyecektir. Bugün siyasi hayatımızda yer bulan her renk, her fikir ve her ideolojiden partinin tarih, millet ve gelecek nesiller nezdinde şayet dikkatlice analiz ederlerse ertelenemez sorumlulukları vardır ve bilinmektedir. Partilerin, katılsak da, katılmasak da, Türkiye’nin sınırları içerisinde devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü yaralamayan her söz ve eylemine saygımız olacaktır. Dış işgal cephesine teşne olmak, omuz vermek, el uzatmak, selam çakmak, çıkar lobilerinin oyuncağı haline gelmek hiçbir partiye bir şey kazandırmayacak, siyasi kültürümüze de değer katmayacaktır. Az önce değindim gibi her şeyin başı, her şeyin ölçüsü insandır. İnsanı müşteri, siyaseti çıkarların ikmali, Türkiye’yi de sömürge vasıtası gören bir zihniyet karanlıktır, milli güvenlik için tehdittir. Cumhuriyet’in yeni yüzyılında, Türk ve Türkiye Yüzyılı hedeflerinin arifesinde siyasi ahlak ve temizliğinin tehiri artık imkansızdır. Mesele ne kadar oy aldığımız, kaç milletvekiline sahip olduğumuz meselesi değildir. Mesele vatandır, millettir, devlettir, istiklaldir, istikbaldir.

Bu nedenle samimiyetini ve ahlaki seviyesini siyasi ilişkilerine aynen yansıtmış, adalet ve hukuk ilkelerini önşartsız hazmetmiş, dünyada tek ses, tek nefes olabilmeyi becermiş partilerden mürekkep bir siyaset yapısının el birliğiyle inşası ve ihyası önümüzdeki en acil gündem konusu olmalıdır. Hazırlanacak yeni anayasada bu hususa önemle yer verilmelidir. Partilerin kumanda odası zalimlerin denetimde olmamalıdır.

Küresel emperyalizme bedeli mukabilince ajanlık ve acentelik yapmak; dışarıdan sufle almak, talimat listelerine boyun eğmek hiçbir kitaba sığmayacak, hiçbir değerle bağdaşmayacak teslimiyetçiliktir. Türkiye’nin geleceğini teslimiyetçilik değil milletimizin şaşmaz irade gücü, tartışılmaz hükmü şahsiyeti belirleyecektir.

Okunma : 228
Bugünün en çok okunan haberleri
Gündem haberleri
Son dört günün en çok okunan haberlerini gösterir
Ayın en çok okunan haberleri için tıklayın
 
Bu ayın en çok okunan haberleri